I. Giriş
Uzun zamandır Şengün & Partners Avukatlık ofisi olarak avukatlarımızın özellikle üzerinde durduğu, tüm müvekkil çevresinde hazırlıklı olunması için organizasyonel süreçlerin takibini ve uyarılarını yaptığı, konuyla ilgili çeşitli eğitimler verdiği, raporlamalar düzenlediği oldukça kritik bir konudur “Alman Tedarik Zinciri Yasası (ATZ)”. 2023 yılında yasanın yürürlük bulmasının akabinde tüm dünya ülkeleri açısından keskin sonuçların meydana çıkacağı öngörüsü ile nihayetinde Birleşmiş Milletler (“BM”)uzunca süredir gündeminde olan zorla çalıştırma ürünlerinin yasaklanmasına dair çalışmalarını hızlandırdı. Nitekim BM 8.7 Nolu “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” kapsamında 2024/3015 sayılı AB pazarındaki Zorla Çalıştırma Ürünlerinin Yasaklanmasına Dair Tüzük (“Tüzük”) 12 Aralık 2024 tarihinde yayınlandı.
İşbu çalışma ile ilk olarak ATZ hakkında şirketler özelinde detaylı bilgilendirme ve risk analizleri yapılacak olup akabinde Tüzük Hakkında yine aynı usul ve esaslar gözetilerek risk analizlerine yer verilecektir.
İlk olarak belirtilmelidir ki; yaşanan regülasyonlara bağlı olarak ATZ, sanıldığının aksine, yalnızca Almanya’da yer alan şirketleri değil, aynı zamanda Alman tedarik zincirinde yer alan, Almanya ile ithalat ve ihracat yapan tüm şirketleri etkilemektedir ve beklenen risk bu şirketler için de geçerlidir.
Ancak; Alman Tedarik Zinciri Yasası, ülkemizdeki özel sektörde faaliyet gösteren birçok şirketi de yakından ilgilendirdiği halde bu durumun hukuki etki ve sonuçları hakkında yeterince bilgi sahibi olunmadığı, şirketlerce gerekli hazırlıkların, organizasyonun, yol haritasının çıkartılmadığı gözlemlendiğinden ofisimizce işbu yazımızın kaleme alınması ve ilgililer ile paylaşılması hukuki misyonumuzun bir vazifesi olarak da görülmüştür.
Belirtmek gerekir ki; Türkiye Almanya ticari ilişkileri birçok ülkeye nazaran aktiftir ve büyük ticaret hacmine sahiptir. Almanya, Türkiye’nin en çok ithalat ve ihracat yaptığı ilk 5 ülke arasında yer almaktadır. 2024 başlangıcında, Türkiye’nin Almanya’ya ihracatı 238 milyar 486 milyon dolar, ithalatı ise 311 milyar 703 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir.
Bu dönemde dış ticaret hacmi ise 550 milyar 189 milyon dolar seviyesindedir. Bahsedilen rakamlar baz alındığında, Almanya ile Türkiye’nin hemen hemen birçok farklı sektörde yakın ticari ilişkide olduğu ve olmaya devam edeceği anlaşılmaktadır. Ticari ilişkinin kritik konumu gözetilerek önemle eklemek gerekir ki; Alman Tedarik Zinciri Yasası Türkiye’yi ve Türk Özel Sektör Şirketleri’ni büyük ölçüde etkileyecektir.
II. Alman Tedarik Zinciri Yasası İncelenmesi
Alman Tedarik Zinciri Yasası Nedir?
Bilinen adıyla “Alman Tedarik Zinciri Yasası” aynı zamanda “Tedarik Zincirlerinde Şirketlerin Özen Yükümlülüğü Hakkında Kanun”, “Alman Tedarik Zincirinde Durum Tespit Yasası”, “Tedarik Zincirlerinde Şirketlerin İnsan Hakları İhlallerini Önlemeye Yönelik Özen Yükümlülüğü Hakkında Kanun”, “Tedarik Zincirleri Özen Yükümlülüğü Yasası” gibi farklı isimler ile de tanımlanabilmektedir. Bu tanımlamalardan anlaşılacağı üzere yasa daha çok “özen yükümlülüğü” üzerinde durmaktadır. Nitekim yasanın oluşma amacı; Alman tedarik zincirlerindeki her bir çalışanın haklarının korunması, insan haklarına ve çevre standartlara uyumun ve sürdürülebilir politikaların benimsenmesi için gereken özenin gösterilmesidir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonun’da 2011 yılında kabul edilen ” Ticaret ve İnsan Haklarına İlişkin Rehber İlkeler” temel alınarak oluşturulmuş bir kanundur.
Türkiye, esasen rehber ilkeler içerisinde referans olarak gösterilen uluslararası sözleşmelere ve çalışma yaşamında temel ilkeler ve haklar bildirgesinde belirtilen Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) temel sözleşmelerinin tamamına taraftır. Fakat Alman Tedarik Zinciri Yasası öncesinde, ilgili düzenlemelerin Türkiye’deki şirketlerin insan haklarına yönelik durum tespiti süreci yürütmeleri için bir bağlayıcılığı olamamıştır. Nitekim yerel düzenlemelerin hiçbiri; bir bütün olarak şirketlere düzenli insan hakları durum tespiti yapma yükümlülüğü yüklememekteydi. Bu anlamda getirdiği bu ve benzeri yükümlülükler kapsamında Alman Tedarik Zinciri Yasası’nın bir ilk olduğunu söyleyebiliriz.
Hangi Şirketler Kapsam Dahilindedir?
İşletme türünden bağımsız olarak, yönetim merkezi, merkez şubesi, idari merkezi veya tescil edilmiş ofisi Almanya ‘da bulunan ve yurt dışında görevlendirilen çalışanlar da dahil olmak üzere en az 1000 çalışan istihdam eden işletmeleri kapsamına alan bir yasadır. (3000’den fazla çalışanı olan şirketleri kapsam dahiline alan yasa güncellenerek 01 Ocak 2024’ten itibaren, 1.000’den fazla çalışanı olan şirketleri kapsam dahiline alacak ve yükümlülük sınırını genişletmiş olacaktır.) Buna ek olarak; iktisadi faaliyette bulunan kamuya ait özel hukuk tüzel kişileri de bu kanun kapsamında değerlendirilecektir.
Kural olarak Alman şirketler dahil oldukları tüm tedarik zinciri süreçlerini insan hakları açısından denetlemek zorundadır. Risk analizi yapmak ve kamuyu aydınlatma yükümlülüğü gibi diğer önleyici ve iyileştirici risk yönetim sistemlerini kurmaya ilişkin denetim yükümlülükleri şirketlerin münhasıran kendi ticari süreçleri ve doğrudan tedarikçileri için geçerlidir. Şirketler, ara tedarikçileri açısından ise bu yükümlülükleri ancak insan haklarının ihlal edildiğine dair muhtemel bir tehlikenin varlığına ilişkin doğrulanmış bir bilgiye sahip olmaları halinde yerine getirmek durumundadır.
Her ne kadar yasa sadece ve doğrudan Alman şirketler açısından bağlayıcı gibi görünse de; uygulama farklı seyretmektedir. Alman şirketleri, tedarikçilerinin de yasaya uygun hareket ederek ticaret yapmalarından sorumlu tutulmaktadır. Bu nedenle Alman Şirketlerin, kendi tedarikçileri üzerinde de yasaya uygunluk açısından ticari ve hukuki baskılar kurmaya başlamıştır. Bu baskılar kimi zaman ticari ilişkinin koşullarını belirleyen akitlere yansıtılmış, kimi zaman ise doğrudan ticari ilişkinin olumsuz etkilenmesi ile sonuçlanmıştır. İlerleyen süreçte ise bu ticari baskının artarak devam edeceği aşikardır.
Türkiye’de henüz yasal çerçeveye tam olarak yerleşmemiş olsa da Alman Tedarik zinciri Yasası ile, Alman tedarik zincirine bir şekilde dahil olmuş tüm Türk firmalarının faaliyetlerine devam edebilmesi için bu yasada yer alan insan hakları ve çevre standartlarına uygun üretim yapması ve faaliyet göstermesi gerekecektir.
Örneğin, bir Türk şirketi Almanya’dan hammadde alıyorsa ve bu hammadde tedarik zincirinde insan hakları ihlali gibi sorunlar bulunuyorsa, Türk şirket de bu durumdan sorumlu tutulabilir ve Alman Tedarik Zinciri Yasası’nda öngörülen gereksinimlerine uyum sağlamak zorunda olabilir.
Almanya ve Türkiye arasındaki iş hacmi, Türk Şirketlerinin Alman tedariğindeki etkin rolü gözetildiğinde, birçok şirketin yükümlülük altına gireceği anlaşılmaktadır.
Şirketlerin Yükümlülükleri Nelerdir?
Kanunda İster Almanya’da ister yurt dışında gerçekleştirilsin, işletmelerin tüm ürün ve hizmetleri için ham maddelerin çıkarılmasından başlayarak nihai müşteriye teslimine kadar tüm adımları kapsayacak şekilde tedarik zinciri tanımlanmıştır. Bu süreç a) bir işletmenin kendi iş alanındaki faaliyetlerini b) doğrudan tedarikçilerin eylemlerini ve c) dolaylı tedarikçilerin eylemlerini içermektedir.
İlkelere göre şirketler, insan haklarına saygı sorumluluğunu yerine getirmek için birtakım prosedür ve süreçlere sahip olmalıdır.
Bunlar arasında
A. İnsan haklarına saygı gösterme sorumluluğunu yerine getirmek için bir politika taahhüdü hazırlanması ve bu politika taahhüdünün işletmenin üst yönetim birimler i tarafından hem şirket içerisinde hem de dışarıdaki paydaşlara bildiriminin yapılması ile insan haklarına uyum sürecinin sahiplenildiğinin ortaya konmasını,
B. İşletmenin faaliyetlerinin insan hakları üzerindeki olumsuz etkileri ile insan hakları risklerini tespit etmesini sağlamak, bunları önlemek, hafifletmek ve paydaşlarla iletişimini kurmak için kurgulanan ve sürekli devam etmesi gereken bir risk yönetim mekanizması olan insan haklarına ilişkin durum tespiti sürecini faaliyetlerine ve tedarik zincirine entegre etmesini,
C. İşletmenin neden olduğu veya katkıda bulunduğu insan hakları ihlallerinin telafisini sağlayan süreçler yer almalıdır.
Yasaya göre işletmeler sadece kendi faaliyetleri değil, aynı zamanda iş ilişkisinde bulundukları tedarikçiler gibi başkaca işletmelerin faaliyetlerini de kapsayacak şekilde insan hakları durum tespiti yapmalıdır.
Bu kapsamda şirketlerden beklenen insan hakları durum tespitinin ana unsurları şu şekilde belirlenmiştir:
1) Bir risk yönetim sistemi kurulması,
2) İşletme içinde risk yönetim sisteminin uygulanmasından ve izlenmesinden sorumlu olacak bir insan hakları sorumlusu atanması,
3) Düzenli risk analizi yürütülmesi,
4) Üst yönetim tarafından insan hakları stratejisine ilişkin bir politika beyanı benimsenmesi,
5) Kendi iş alanlarındaki faaliyetleri ve doğrudan tedarikçileri için önleyici tedbirler belirlemeleri,
6) Olumsuz insan hakları ve çevresel etkilerini telafi edici önlemler almaları,
7) Şikâyet mekanizmaları oluşturmaları,
8) İnsan hakları ihlallerine dair doğrulanmış bir bilgi almaları durumunda sayılan insan hakları durum tespiti sorumluluklarını dolaylı tedarikçileri için de ifa etmeleri,
9) Kamuya açık düzenli aralıklarla raporlama yapmaları
Şirketlere Yaptırım Uygulanabilir mi?
Elbette ki; bu kadar ses getiren, insan hakları, çevresel uyum gibi başlıca etik ve ahlaki kuralı benimseyen bir yasanın, bu denli özümsediği ilkelerin uygulanmaması halinde ciddi yaptırımlar uygulaması, yasanın mücadele etmeye çalıştığı ihlallerin şirketler için de caydırıcı hale gelmesi için beklenebilir bir durumdur. Bu nedenle şirketler kendileri için çok ciddi tahribatlara yol açabilecek yaptırımlarla karşı karşıyadır.
Risk analizi yapma, şikâyet mekanizması oluşturma, önleyici tedbirler alma ve bilinen insan hakları ihlallerini etkin bir şekilde ortadan kaldırma yükümlülüklerini kasıtlı veya ihmali olarak yerine getirmemeleri durumunda işletmelere yasada belirlenen tutarlarda veya yıllık cirolarının yüzde ikisine kadar para cezası verilebilecektir. (100.000-800.000 Euro arası değişebilir. Yıllık cirosu 4.000.000.00 Euro üzerinde olan şirketlerin yıllık cirosunun %2’si üzerinden hesaplanmaktadır.) Ek olarak ihlalde bulunan şirketler belirli bir asgari miktarın üzerinde bir para cezasına çarptırılırsa üç yıla kadar bir süre boyunca kamu ihalelerinden menedilebilecektir.
Bir yaptırım türü olarak sayılmamakla birlikte, eğer hâkim şirketin tedarik zincirinde yer alan bir firma kurallara aykırı davranıyorsa, yasa kapsamında olan firmalara belirli bir süre verilerek önlemlerin alınması ve uygulanması talep edilebilir. Bu talepler yetersiz kalırsa; resmi makamlar tarafından tedarikçilerin değiştirilmesi de teklif edilebilir.
Şikâyet ile de Süreç Başlayabilir mi?
Yasa; kendi başına ihlal mağdurlarının zararlarının giderilebilmesi için bir hukuki sorumluluk temeli sağlamamaktadır. Bununla birlikte hak ihlali mağdurlarının yasadan bağımsız olarak var olan haksız fiil genel hükümleri temelinde zararlarının tazmini talepli dava açması mümkündür. Yasa, hukuki sorumluluk için bir temel oluşturmasa da durum tespiti yükümlülüklerini yerine getirmeyen şirketler için önemli para cezaları öngörmektedir.
Buna ek olarak, yetkili otorite BAFA, işletmelerin insan hakları durum tespiti yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle kendisinin korunan hukuki bir konumunun ihlal edildiğine veya bu ihlalin yakın olduğuna dair doğrulanmış bilgilere dayanan bir başvuru alması durumunda harekete geçip gerekli aksiyonları alabilecektir. Dolayısıyla, etkilenen hak sahipleri tarafından BAFA’ya başvuru yapılabilecektir.
Yasaya Uygun Süreç Yönetimi Nasıl Yapılmalı?
Belirtildiği şekilde, Türk şirketleri, Alman müşterilerine mal veya hizmet tedarik ederken bu yasaya uygunluk göstermek zorunda kalacaklardır. Bu durum; işyerinde insan haklarına uygun çalışma koşullarının sağlanması, çocuk işçiliğin önlenmesi ve çevreye duyarlı üretim süreçlerinin benimsenmesi sonucu taşıyacaktır.
Yasaya uyumsuzluk durumunda ciddi yaptırımlar ve iş kaybı riski söz konusu olabilir. Aynı zamanda yasaya uyumsuzluk, sadece mali yaptırımlarla kalmayıp, şirketlerin itibarına da zarar verebilmektedir. İtibar kaybı uzun vadeli ticari ilişkileri olumsuz etkilemekte ve uluslararası arenada güvenilirliğin kaybolmasına sebep olmaktadır.
Bu nedenle yasaya uygun politikaların titizlikle ve uzman yardımı alarak gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ticari ilişkide bulunulan şirketlerin, tedarikçilerin bu yasa kapsamında farkındalığı artırılmalıdır. Şirketler kendi içlerinde denetim mekanizmaları oluşturmalı ve yasaya uyum bu mekanizmalar ile devamlı suretle kontrol edilmelidir.
III. BM 8.7 Nolu “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” kapsamında 2024/3015 sayılı AB pazarındaki Zorla Çalıştırma Ürünlerinin Yasaklanmasına Dair Tüzük İncelemesi
Zorla Çalıştırmanın Küresel Yansıması Ne Şekilde Gerçekleşir?
Birçok uluslararası düzenleme ile zorla çalıştırma tanımı yapılmış olup en kabul gören tanım uyarınca zorla çalıştırma; kişinin rızası olmaksızın cebir, tehdit kullanılarak çalışmaya mecbur bırakılması durumudur. Nitekim en bilinen uluslararası mevzuattan da örneklemek gerekir ise; 29 sayılı Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmesinde “zorla ya da zorunlu çalışma, bir kişinin ceza tehdidi altında ve bu kişinin tam isteği olmadan mecbur edildiği tüm iş veya hizmetler” olarak; yine İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne (İHAM) içtihadına göre ise zorla çalıştırma kavramından bahsedilebilmesi için;
1. İşin kendi iradesine aykırı olarak yapılması
2. İşin haksız veya baskıcı nitelik taşıması,
Gerekmektedir (Van der Mussele v. Belgium (1983)-Zorla Çalıştırmanın Unsurları; https://hudoc.echr.coe.int/eng#{%22itemid%22:[%22001-57591%22]}; Erişim Tarihi: 18.02.2025).
Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve 8.7 No’lu Hedefin Kapsamı Nelerdir?
2015 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) küresel bir eylem planıdır. Bu plan 2023 yılına kadar gerçekleşmesi hedeflenen 17 ana amaçtan oluşur. Bu amaçlar ise; yoksulluğun ortadan kaldırılması, çevrenin korunması, açlıkla mücadele, sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, nitelikli eğitim, cinsiyet eşitliği, temiz su ve sanitasyon, erişilebilir ve temiz enerji, insana yakışır iş ve ekonomik büyüme, sanayi, yenilikçilik ve altyapı, eşitsizliklerin azaltılması, sürdürülebilir şehirler ve topluluklar, sorumlu üretim ve tüketim, iklim eylemi, sudaki yaşamın korunması, karasal yaşamın korunması, barış, adalet ve güçlü kurumlar ile amaçlar için ortaklıklar gibi konuları kapsamaktadır.
Doğrudan ticari hayat ile ilişkili olacak şekilde bu küresel eylem planı arasında BM’nin 8 numaralı hedefi “İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme” olarak belirlenmiştir. 8 numaralı hedef ile desteklenen; sürdürülebilir ekonomik büyüme, tam ve üretken istihdamdır.
Bu nedenle 8 nolu hedefin alt başlıklarından biri de 8.7 numaralı alt hedef ile belirlenen; zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması, modern kölelik ve insan ticaretinin sona erdirilmesi, çocuk işçiliğinin yasaklanması ve 2025 yılına kadar çocuk işçiliğini ortadan kaldırılmasıdır.
Zorla Çalışmanın Küresel Ekonomiye Etkisi Ne Ölçektedir?
Küresel çapta etkileri düşünüldüğünde zorla çalıştırmanın doğrudan insan onuruna aykırı olduğu ve açık bir insan hakkı ihlali yarattığı sabittir. Hakeza ticari hayat açısından değerlendirmek gerektiğinde ise zorla çalıştırma; iş gücü piyasasında eşitsizlik ve adaletsizlik yaratıp rekabet ihlallerine yol açar; bu da toplumdaki güven ve adaletin zedelenmesine yol açar.
Ticari hayatın irdelenmesinde önemle vurgulanmalıdır ki; Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük pazar payına sahip bölgeler zorla çalıştırma ile üretilen ürünlerin ithalatını yasaklayan bunları gün geçtikçe sıkı yaptırımlar altına alan düzenlemelerle uluslararası pazarlara erişim yasalaşan yeni düzenlemelerle beraber kısıtlanır ve ihracat engeli olarak karşılarına çıkmasına neden olabilir. Nitekim Türkiye özelinde de bu pazarda faaliyet gösteren işletmelerin son derece yaygın bir ticaret ağına sahip olduğu dikkate alındığında işletmeler tedarik zincirlerinde zorla çalıştırma uygulamalarını önlemek için uluslararası mevzuata uygun politikalar belirlemeli, denetim mekanizmalarını etkin olarak işletmeli ve özellikle tedarik zincirinin hangi halkasında yer alan tedarikçilerle çalışmakta olduklarını titiz şekilde belirlemelilerdir.
Zorla çalıştırma uygulamalarına karşı önlem almayan işletmelere karşı uygulanacak hukuki yaptırımlar, ulusal ve uluslararası düzeydeki yasaklar işletmenin finansal durumunu olumsuz etkileyebileceği gibi zorla çalıştırmayla ilişkilendirilen işletmelere karşı tüketicilerde oluşan algıdan kaynaklı marka değerinin düşmesi, müşteri kaybı gibi riskleri de barındırır. İşletmelerin tedarik zincirlerini dikkatlice yönetmeleri, etik standartlara uymaları ve zorla çalıştırma risklerini minimize etmeleri, büyük pazar bölgelerinde yaşanan mevzuat değişikliklerini yakından takip etmeleri önem taşır.
Zira ucuz iş gücü adil ücretlendirmenin ve çalışma koşullarının olumsuz ivmelenmesine kaynak yaratır. Bu kötü uygulama neticesinde ürün ve hizmet kalitesi düşer. Tüketici talepleri azalacağı gibi azalan taleplerin odağı olmak isteyen işletmeler rekabet ihlalleri doğuracak şekilde hareket eder.
Yine hatırlatılmalıdır ki; zorla çalıştırma ürünlerinin yasalanmasıyla da büyük pazar alanlarında ciddi ticari kısıtlamalar, ithalat yasaklarına neden olabilecektir. Aynı zamanda zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması sürdürülebilir ekonomik kalkınma içinde çok önemi bir gerekliliktir. Uluslararası çalışma örgütü (ILO), dünya ekonomilerinin büyüme göstermesine karşın insan onuruna yakışır iş koşullarının oluşturulması ve sürdürülebilir olması açısından önemli sorunların yaşandığına vurgu yapmaktadır. Oysa, insan onuruna yakışır insanca yaşam koşullarının oluşturulması kalkınmanın da önemli bir unsurunu oluşturmaktadır.
AB’nin Zorla Çalıştırmaya Karşı 2024/3015 Sayılı Tüzük ile Hangi Regülasyonlara Yer Verildi?
Esasında AB Pazarındaki Zorla Çalıştırma Ürünlerinin Yasaklanmasına İlişkin Tüzük Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarından 8.7 numaralı hedefiyle uyumludur. 8.7 de zorla çalıştırmanın, modern köleliğin, insan ticaretinin ve çocuk işçiliğinin yasaklanması ve ortadan kaldırılmasıyla ilişkilidir. AB bu tüzükle zorla çalıştırma ile üretilen ürünlerin pazara girişini engelleyerek hem BM’nin küresel hedeflerine uyum sağlamış olur hem de AB’nin insan hakları ve adil çalışma koşullarına teşvikleriyle uyum sağlamaktadır.
Belirtildiği üzere Avrupa Birliği (AB), ticari faaliyetlerin şeffaflığını artırmak ve insan haklarını korumak hedefi kapsamında zorla çalıştırma yoluyla üretilen ürünlerin pazarına girişini engellemek amacıyla 2024/3015 sayılı tüzüğü 12 Aralık 2024 tarihinde yayımlamış 13 Aralık 2024 tarihinde yürürlüğe girmiştir. AB içinde üretilen ve ithal edilen tüm ürünler coğrafi kökenlerinin neresi olduğuna bakılmaksızın düzenleme kapsamındadır. En temel unsur bahsedilen ürünlerin tedarik zincirindeki herhangi bir aşamada zorla çalıştırma yoluyla üretilmiş bileşenler içermesi yasaktır.
Bu noktada son kullanıcılara yönelik istisna düzenlemesine yer verilmesi gerekli olup Tüzük son kullanıcılara ulaşmış ürünlerin geri çekilmesini kapsamına alınmamıştır.
Zorla Çalıştırmanın Ticari Hayata Yansıyan Riskleri Karşısında İşletmelerin Hareket Planı Çok Net Belirlenmelidir.
AB düzenlemelerine göre “Zorla Çalıştırma” Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 29 No’lu Sözleşmesi’ne uygun olarak, bireylerin özgür iradesine aykırı şekilde ceza tehdidi altında çalıştırılması zorla çalıştırma olarak kabul edilmiştir. Çocuk işçiliği de bu tanımın kapsamına girmektedir. Yine son dönemde AB düzenlemeleri ile önem kazanan bir diğer kavram olan “Tedarik Zinciri” ise bir ürünün çıkarılmasından işlenmesine, üretilmesine ve piyasaya sunulmasına kadar olan süreçteki tüm faaliyetleri kapsamaktadır.
“Uygulama Ve Denetim Nasıl yürütülecek?” sorusunun cevabı ise hukuki donanım ve desteğe ihtiyaçların kapısını aralamaktadır. AB üye devletleri, Tüzüğün uygulanmasından sorumlu olacak ulusal yetkili otoriteleri 14 Aralık 2025 tarihine kadar belirleyecek; bu otoriteler ise yapacakları denetimler ile ihlalleri tespit ederek zorla çalıştırma ile üretilmiş ürünlere ilişkin sorumlulara gerekli yaptırımları uygulayacaktır. Üye devletler, yetkili otoritelerin yeterli bütçeye ve uzmanlığa sahip olması aşamasında tam destek vermekle yükümlü kılınmıştır.
AB Komisyonu 14 Aralık 2026 tarihine kadar Tüzük uygulanmasını desteklemek amacıyla işletmelere rehberler yayımlayacak ve AB genelinde bir “Zorla Çalıştırmaya Karşı Birlik Ağı” kurulacaktır. Bu ağ, üye ülkeler arasındaki koordinasyonu sağlayacak ve gerektiğinde gümrük otoritelerini sürece dahil edecektir. Tüzük 14 Aralık 2027 tarihinde ise tam olarak uygulanabilir hale gelecek, yaptırımlar devreye alınacaktır.
Sonuç olarak AB’nin 2024/3015 sayılı tüzüğü, küresel tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmayı ortadan kaldırmak ve insan haklarını korumak adına önemli bir adım niteliğindedir. İşletmelerin tam bir hukuki destek ile 14 Aralık 2027’ye kadar gerekli düzenlemeleri yaparak bu önemli yasal düzenlemeye uyum sağlamaları beklenmekte olup Tüzüğe uyum sağlamak için tedarik zincirlerini gözden geçirmesi ve risk yönetim süreçlerini geliştirmesi gerekmektedir.
Sonuç
Adına her ne kadar risk desek de hem ATZ hem Tüzük Türk şirketleri için hem bir zorluk hem de bir fırsat sunmakta olup bu husus unutulmamalıdır. Nitekim Türk Şirketleri’nin Alman Tedarik Zinciri Yasası’na ve bağlantılı olarak AB’nin 2024/3015 sayılı tüzüğüne uyum sağlaması aslında temelde Almanya ile ve aslında global ölçekte ticaret sahasında her bir aktör ile ticari ilişkilerinin güçlenmesine, Pazar hacimlerinin artmasına, küresel pazarda rekabet avantajı elde etmelerine de katkı sunacaktır. Dolayısıyla Türkiye’deki özel sektör şirketlerin hem herhangi bir iş kaybı, ticari ilişki zedelenmesi, yaptırım ve müeyyidelerle karşılaşması risklerini bertaraf etmek hem de yasaya uyum ile global düzeyde rekabet hacmini büyütmek, sürdürülebilir bir ivme kazanmak için hazırlıklı olmaları kritiktir.
Bu yazımız ile tüm şirketlere hem ticari hacimlerini koruyarak tehlikeleri bertaraf etmeleri hem de yasanın getireceği olumlu etkilerden faydalanmaları için Alman Tedarik Zinciri Yasası’na ve AB’nin 2024/3015 sayılı tüzüğüne karşı hazırlıklı olmaları gerektiği yönünde çağrıda bulunuyoruz. Regülasyon süreçleri kapıda, sizler hazır mısınız?
Kurucu Ortak Av. Nedim Korhan Şengün
Ortak Av. Gülşah Güven, LL.M.
Ortak Av. Birgi Kuzumoğlu













